Türkçe English Anasayfa :: Açılış sayfası yap :: Sık kullanılanlara ekle :: İletişim
DİLEK KUTUSU
Siteiçi Arama
ANA MENÜ

 
REKLAM

 


 
 
Savaş ve Barış

Savaş ve Barış

SAVAŞ VE BARIŞ BİRBİRLERİNİ TAKİP EDEN SÜREÇLERMİDİR

Prof.Dr. Beril DEDEOĞLU

KADİRHAS ÜNİVERSİTESİ

ULUSLARARASI GÜVENLİK VE STRATEJİ

Levent ÜNALAN

Bir arada yaşayan insanlar arasında tabiî hâl bir barış hâli değil, her zaman îlân edilmiş olmasa bile her ân patlayabilecek gibi görünen bir harp hâlidir.
Immanuel Kant

Siz savaş ile ilgilenmiyor olabilirsiniz; ancak, savaş sizinle kesin olarak ilgilenmektedir.
Leon Trotsky

Savaş süresince, kanunlar susar.
Quintus Tullius Cicero

Hâzır ol cenge eğer ister isen sulh ü salâh
Türk Atasözü

Giriş: Savaş Kavramı;

Savaş teriminin birisi açık savaş (veya sıcak savaş, veya silahlı savaş), diğeri de gizli savaş (veya soğuk savaş, yahut silâhsız savaş) olmak üzere iki başlık altında toplanarak birlikte mütâlaa edilmesinin gerekli olduğu düşünmekdeyim.. Ancak, benim burada kullanmış olduğum soğuk savaş terimi, II. Dünya Harbinden 1989a kadar devam eden ve her ân sıcak bir çatışmaya dönme tehlikesi taşıyan Soğuk Savaştan farklı olup, bu fark dolayısıyla aynı zamanda gizli terimiyle takviye ettiğim bu kavram ile, Kantın bir arada yaşayan insanlar arasında tabiî hâl bir barış hâli değil, her zaman îlân edilmiş olmasa bile her an patlayabilecek gibi görünen bir harp halidir şeklinde tesbitiyle savaş, en geniş şekliyle insanlar arasındaki bütün münasebetlerden ziyade, açıkça sıcak bir savaş şekline dönüşmemiş, daha ziyade diplomatik ve ekonomik yollardan yürütülen, bütün devletler ve milletler arasındaki bilumum tahakküm mücâdelelerini kastetmekteyim.

Savaş literatürünün klasik ismi Carl von Clausewitzin savaş, düşmanı irâdemizi kabûle zorlamak için bir kuvvet kullanma eylemidir şeklindeki tanımında da gömülü olarak mevcuttur.

Savaş, ister takbîh, ister takdîr edilsin, bedihîdir ki, insanlık ile yaşıt bir olgu;

tabiatiyle, onun ikizi ve zıddı olan Barış da. Aristo, Nikomakos Ahlâkında, barış içinde yaşamak için savaş yaparız demektedir.1 Ancak, Benjamin Franklin, 1783de Josiah Quincyye yazdığı bir mektupta iyi olan hiçbir savaş, kötü olan hiçbir barış yoktur diyordu. Acaba hangisi doğru? Savaş, Barış için kaçınılmaz bir şey midir, yoksa savaşın her her tür ve cinsi mutlak kötü, barışın her tür ve cinsi de mutlak iyi midir? Eğer öyleyse niçin insanlığın hayatından savaş eksik olmamaktadır?

Savaşın hiçbir türünün hiçbir şekilde meşrû kabûl ve ibrâ edilebilir olamayacağını ileri süren, yâni haklı ve meşrû savaş gibi kavramları reddeden Voltaire, Felsefe Sözlüğünün Savaş [La Guerre] maddesinde bu aşağılık dünyanın üç yaman bileşeni olarak adlandırdığı Kıtlık ve Vebanın yanında Savaşı da zikretmekte ve onu insanlık felâketlerinin en büyüğü olarak kabûl etmektedir. Ona göre, ilk ikisi bize Tanrıdan gelmektedir, ancak sâdece bütün bu kötülükleri kendisinde toplayan savaştır ki, insana Tanrıdan değil, yine insandan, hem de küçük bir muhteris azınlıktan gelmektedir:

Ancak, bir felsefe problemi olarak soru, onun iyi ya da kötü olmasından önce ne olduğudur; yâni asıl soru öncelikle savaş nedir sorusudur; evet: Savaş nedir?

Savaşın tanımı üzerinde felsefî düzeyde kesin bir anlaşma sağlamak kolay bir mesele olarak görünmemektedir; ancak, umûmî olarak üzerinde mutâbık kalınan şekliyle, Savaş, organize toplumlar, milletler ve devletler arasında vuku bulan silâhlı ve topyekûn çatışmalar olarak anlaşılmaktadır. Encyclopaedia of Religion and Ethicsdeki hayli mufassal maddede de savaş hemen-hemen aynı şekilde târif edilmektdir: Milletler, cemiyetler veya daha büyük sosyal gruplar arasında, ihtilâfları halletmek üzere tatbîk edilen şiddet metodu.3 Encyclopaedia Biblicanın War maddesinden de anlaşıldığı kadarıyla, Mûsevî ve Hıristiyan literatüründeki anlamı da bu şekle uygundur.

Savaş sebepleri 3 sınıfa ayrılmaktadır; Birinci sınıflandırma toplumun tabiatını ve tipini öne çıkarmaktadır; hem daha biçimsel ve hem de daha bütünsel olan ikinci sınıflandırma savaşları sürtüşmelerin ve şiddetin düzenli bir kullanımı içine yerleştirmektedir; antropolojik ve sosyolojik temelli üçüncü sınıflandırma ise savaşları sebep-sonuç alanının tabiatına göre tasnif etmektedir.

Savaşın devlet ya da ulus gibi siyasal birimler arasında ya da aynı devlet ulus içindeki rakip güçler arasında genellikle ilan edilmiş olarak yürütülen silahlı çatışma şeklinde târif edildiği AnaBritannica Ansiklopedisinin Savaş maddesinde6 modern savaşların sınıflandırılması iki ana gruba taksîm edilmektedir. Bunlardan birincisi savaşı insan tabiatına bağlamakta olup, insanın hayvan ile ortak yanı olan biyolojik yapısıyla ilgili motivasyonlar ve ayrıca gerek toplumların ve gerekse de toplumlara yön verenlerin psikolojileri üzerine temellendirilen yaklaşımlar bu gruba girmektedir; ikinci sınıflandırma ise savaşları toplumsal ilişkiler ve kurumlara bağlamaktadır. Birinci gruptaki teorilerin birkısmı savaşı açıklamak üzere kişisel uyumsuzluklar üzerinde dururken, birkısmı da kamuyounun etkisi ve topluma yön verenlerin şahsî davranışlarını savaşı açıklamakta belirleyici âmiller olarak almaktadırlar. Ansiklopedi, savaşları toplumsal ilişkiler ve kurumlara bağlayan ikinci grup teorileri de iki ana gruba ayırmaktadır: Devleti fert-toplum ilişkisinin bir ürünü olarak gören liberal teoriler ve devletlerin rolünü belirlemede sosyoekonomik sistemleri temel alan sosyalist teoriler. Liberal teorisyenlere göre savaşlara yol açan etkenlerin başında otokratik yönetimler gelmekte olup, savaşı önlemenin en etkin yolu ise, asgarî seviyede bir milletlerarası örgütlenme, amacı saldırıları boşa çıkarma ile sınırlandırılmış bir kuvvet kullanımı, kamuoyunun ve demokratik olarak seçilmiş yönetimlerin ağırlığı, çatışmaların ve uyuşmazlıkların akılcı yollarla çözümü gibi etkenlerin harekete geçirilmesi olarak görülmektedir. Sosyalist teorisyenlere göre ise, savaş, devletlerin yapısına değil, toplumsal sınıf yapısına ve ekonomik ve sınıfsal ilişkilere bağlıdır. Günümüz Avrupa sosyalistleri bu tezi temel çıkış noktası almakla berâber, sosyoekonomik reformları, savaşı önleyebilecek bir yol olarak kabûl etmektedirler; ancak klasik Marksizm, sınıflar arası tezadın kaçınılmaz olarak savaşı zarûrî kıldığı görüşündedir. Ahmet Taner Kışlalı, ilkel toplumlar üzerinde yapılan gözlemlerin, dört temel çatışma sebebi belirlediğini yazmaktadır:

1: Bazıları yalnızca kendilerini savunmak, kendilerine yönelik haksız bir isteği kabul etmemek nedeniyle savaşa girmek zorunda kalmaktadırlar. 2: Bazıları yeni topraklar, kadınlar, köleler elde etmek için saldırmaktadırlar. 3: Bazılarının amacı ise belirli siyasal ya da ekonomik hedeflere ulaşmak değil, intikam almak, hatta kendilerinin dışında olanları öldürüp, onları dinsel törenlerinde kullanmak olabilmektedir. 4: Eğer bir toplumda belirli bir yönetici asker sınıfı ortaya çıkmışsa, o sınıfın kendisi de yayılmacı nitelikli rejimi ve dolayısıyla kendi konumunu koruyabilmek icin savaşlara kaynaklık edebilmektedir.

Savaşların ve kitlesel şiddetin yedi tipi şu şekildedir:

1: Siyâsî ihtilâflardan ileri gelen rejim karşıtı savaşlar; burada devlet ile isyancılar karşı-karşıyadır. 2: Etno-milliyetçi savaşlar; burada da devlet ile belirli bir yerel halk9 karşı-karşıyadır. 3: Devletlerarası ihtilâflardan kaynaklanan klasik savaşlar; burada da devlet ile devlet karşı-karşıyadır. 4: Dekolonizasyon (Sömürgeciliğin tasfiyesi) savaşları veya Yabancı Devlet işgalleri. 5: Etnisitelerarası ihtilâflardan kaynaklanan savaşlar; etnik cemaatler arasında meydana gelen bu tip savaşlarda öncelikle devlet dışı aktörler rol almaktadır. 6: Çete savaşları; devlet dışı bir çatışma olan bu tip savaşlarda militan savaşçılar, aşırı dinciler ve örgütlü cinâî unsurlarla karışık teröristler rol almaktadır. 7: Devlet tarafından örgütlenen soykırımlar (jenosidler), kitlesel katliamlar.

İnsanların, aralarındaki ihtilâfları niçin silahlı çatışmalarla halletme yoluna gitmeyi tercîh ettikleri, çok sıklıkla sorulan sorulardandır; bunlardan bir kısmını Kay Lawson şu şekilde özetlemektedir:

1: Brooke Argümanı: Savaş, normal barış zamanlarında açığa çıkmayan, kendisini aşan yüksek gayeler için gösterilmesi gereken fedâkârlık, cesâret, kahramanlık ve bağlılık gibi yüksek seviyedeki beşerî kalitelerin denenmesi açısından fırsatlar yaratır.

2: Hobbes Argümanı: Savaş, beşeriyetin tabiî hâlidir; Tabiî Devlet, aynı zamanda bir harp devletidir.

3: Clausewitz Argümanı: Savaş, siyâsetten bağımsız, kendisi olarak bir anlam ifâde etmez; siyâsî bir eylemdir, siyâsetin başka vâsıtalarla sürdürülmesidir.

4: Freud Argümanı: Savaşın sâiki, insanoğlunun, cibillî ve genetik olarak, birikmiş gerilimlerini boşaltmak, liderliklerini isbat etmek, kendisinden önceki nesillerin yerini almak, kendilerine dayatılan yasaklardan kurtulmak veya sıkıntılarını def etmek gibi sebeplerden kaynaklanan saldırgan davranışlarıdır.

5: Marksist Argüman: Savaş, diğer devletlerin elinden ekonomik çıkarların alınmasıdır.

6: C. Wright Argümanı: Savaş, birisinin, kendi siyâsî sisteminden ekonomik menfaatler ele geçirmenin bir yoludur. Savaşla ilgili materyaller yapan sanâyiciler ve kendilerinin bir askerî-sınâî kompleks içerisindeki müttehid güçlerinin değerlerini isbatlamanın bir fırsatı olarak telâkkî eden profesyonel savaşçıların kamunun görüşünü manüple etmeleri ve seçilmişleri savaş yolunda baskı altında tutmaları savaşın muharrik sâiklerindendir.

7: Margaret Mead Argümanı: Savaş, bir kere öğrenildikten sonra nesilden nesile intikal eden bir insanlık îtiyâdıdır. Çocuklar, içlerinde şiddetin önemli bir unsur olduğu hikâyelerle büyütüldükleri, öğrenimlerinde şiddetin özendirildiği eylemlerle yetiştirildikleri ve büyüklerinin çatışmacı faaliyetlerini gayretle taklîd etmeye yönlendirildikleri takdirde, cemiyet(ler), diğer devletlerle olan ihtilâflarını harp vâsıtası ile halletme istikametinde yönelmiş olacaklardır.

Tom Bottomore, ilk sosyologlardan bâzılarının savaşı toplumsal gelişmedeki ilk büyük adımı gerçekleştiren araç olarak görürlerken, diğerlerinin, savaşın bizzat devletin oluşumunda başlıca etmen olduğunu kabul ettiklerini söyleyerek savaşların insanlık açısından yapıcı, ilerletici, olumlu fonksiyonlar da üstlendiğini belirtmekte ve savaşın, devlet iktidarının genişlemesi ve berkitilmesi süreçlerinde önemli bir etmen olmaya devam ettiğini, yâni savaşın bu olumlu yanlarının tarihte kalmadığını, bir süreç olarak hâlâ devam ettiğini de eklemektedir. Bottomorea göre, belgelenen bütün tarihsel dönemlerde, dünyadaki siyasal düzen genel olarak büyük ölçüde fetihlerin ve kurulan imparatorlukların ulusal bağımsızlık için silahlı savaşımların ve hanedanlar, imparatorluklar ve ulus-devletler arasındaki çatışmaların bir ürünü olmuştur

Savaşın ne olduğu konusunu aydınlığa kavuşturmak üzere, şunları da eklemektedir:

Savaşın siyasal yaşamda tümüyle özerk bir etmen olduğunu öne sürmek değildir. Açıktır ki, savaş bir siyasa aracıdır ve toplumsal ve kültürel koşulların etkisiyle farklı biçimler almaktadır. Çeşitli savaş kuramlarında, savaşın ortaya çıkışı, ölçeği ve yeğinliği böylesi etkiler aracılığıyla açıklanmaya çalışılmış olup, modern savaş örneğinde; Marxist düşünürler emperyalist rekabetlerden doğan savaşlarla sosyalist ve kapitalist ülkeler arasındaki çatışmalardan kaynaklanan savaşlar ve sömürgeciliğe karşı kurtuluş savaşları arasında ayrım yaparken, diğer toplumsal kuramcılar milliyetçiliğin gücünü ve ulus-devletler arasındaki rekabeti vurgulayarak, ulusal çıkarların askeri çatışmalara yol açabileceğini ve silahlı kuvvetlerin Macaristan (1956) ve Çekoslovakya (1968) ile halihazırda SSCB ile Çin arasındaki ilişkilerde görüldüğü gibi, sosyalist ülkeler arasında bile kullanılabileceğini belirtmişlerdir. Ama nedenleri ne şekilde düşünülürse düşünülsün, savaş bizzat siyasal çatışmanın belli başlı biçimlerinden biridir ve savaşın önemli ve uzun-erimli siyasal sonuçları vardır.

Bu tanımlama ise, esas olarak Clausewitzin meşhur savaş tarifinden başkası değildir: Savaş, siyâsetten bağımsız, bizzat kendisi olarak bir anlam taşımaz; o, siyâsetin başka vâsıtalarla sürdürülmesidir ve esas olarak, hem sebepleri ve hem de sonuçları îtibâriyle, bir siyâsî eylemdir.

Savaşın Meşrûiyeti:

Batı literatüründe savaş hakkındaki meşrûiyet problemi, genellikle, adı zikredilsin ya da edilmesin, ilk defa Agustinus tarafından ortaya atılan Haklı Savaş kavramı etrafında ele alınmaktadır. Bu terim, her ne kadar Ortaçağda ortaya çıkmış ve asıl olarak Hıristiyânî bir terim ise de, Ortaçağda tıkılıp kalmamış, zamanla muhtevâsı değişmekle berâber, bugüne kadar intikal etmiştir. Günümüzde ABDnin 11 Eylûl Olayı münâsebetiyle başlatmış olduğu savaş için aramakta olduğu meşrûiyet gerekçesinin temeli de yine bu kavramdır.

ana problem insan tabiatının iyi veya kötü, barışsever veya savaşsever karakterlerden hangisi olduğuna karar verilmesidir. İnsan hakkında iyimser olan Lockea göre insan tabiatı müsbet iken, kötümser Hobbesa göre de bu tabiat menfîdir. Bunun sonucu olarak Locke felsefesine göre insanlar arasındaki tabiî hâl bir barış hâli olduğu hâlde Hobbesa göre de savaş halidir.

Lockea göre, insanların bu savaş durumundan kurtulmak için doğa durumunu terk ederek toplum haline girmelerinin nedeni budur. Çünkü, yeryüzünde kendisine başvurularak yardım sağlanacak bir üstün gücün bulunması, savaş durumunun sona ermesini sağlar ve anlaşmazlığı o güç karara bağlar. Böylece, Locke özgürlüğün, eşitliğin ve güvenliğin mevcut olduğu doğa durumunu her an için tehdit edebilecek bir savaş durumunun ortaya çıkması olasılığına karşı siyasal toplumun kurulduğunu ve başvurulabilecek bir üstün gücün bu şekilde teşkil edildiğini ifade etmektedir. Bunun anlamı ise, üstün gücün varlık nedeninin bireylerin canlarının, özgürlüklerinin ve mal varlıklarının herhangi bir saldırıya karşı korunmasıdır.

İmdi; insanlar doğuştan eşittir.24 O hâlde bu eşitlikten iyi birşeyler çıkarılması gerektiği düşünülebilir; fakat Hobbesun insan tabiatı hakkındaki karamsarlığı burada hemen kendisini göstermektedir; zîra ona göre, eşitlikten ise güvensizlik doğar; çünkü, bu yetenek eşitliğinden, amaçlarımıza erişme umudunun eşitliği doğar. Bundan ötürü, iki kişi aynı anda sahip olamayacakları bir şeyi arzu ederse, birbirlerine düşman olurlar ve esas olarak varlığını korumak ve bazen de sadece zevk almak olan amaçları uğruna, birbirlerini yok etmeye veya egemenlik altına almaya çalışırlar.

Eşitlikten güven değil güvensizlik türeten Hobbes, güvensizlikten de savaş türetir.

Hobbes, Devletin zarûretini de yine aynı gerekçelere bağlamaktadır; çünkü, Devlet olmadıkça, herkes herkese karşı daima savaş halindedir

Marksizm-Leninizme göre Savaşlar;

Marksizmde savaşlar üç ana gruba toplanmaktadır. Bunlardan birincisi, pazar kapma ve dünyanın kolonyal paylaşımı sebeplerine binâen kapitalist devletler arasındaki savaşlardır ki, bu savaşlar bir Ortaçağ kavramı olan haksız savaş kavramı ile ifâde edilir. İkincisi kapitalist ve sosyalist devletler arasında vuku bulan ve sınıf mücâdelesinin bir sonucu olan savaşlardır. Üçüncüsü ise, sömürgelerin kurtuluş savaşları olup bunlar da haklı savaşlardır.

Marksizm, savaş konusunda kendisinden önceki iki terimi almış ve yeniden tanımlayarak kullanmıştır. Bunlardan birisi, ilk defa Augustinus tarafından ortaya atılan ve bir bütünlük oluşturan, haklı savaş-haksız savaş ile saldırgan savaş ve savunucu savaş kavramları, ikincisi ise, Clausewitzin savaş tanımıdır. Savaşın politik bir eylem ve politikanın başka araçlarla devamı olduğu şeklindeki Clausewitz tanımı Marksistler tarafından da aynen kabul edilmiştir. Savaş Politikanın Başka Araçlarla Devamıdır (Yani Şiddet) Araçlarıyla der Lenin.

Savaşı, Marksist felsefenin sınıf çatışması prensipleri çerçevesinde devletlerin ya da sosyal sınıfların, ekonomik ve politik amaçlar uğrunda kendi aralarında yaptıkları silahlı savaşım şeklinde tanımlayan Marksist-Leninist Politika ve Ekonomi-Politik Sözlüğü de, Marksizm-Leninizmin, savaşları haklı ve haksız olarak ikiye ayırdığını belirttikten sonra, memleketi dış saldırıdan korumak, halkı kapitalizmin köleliğinden, sömürge ve bağımlı ülkeleri emperyalist boyunduruğundan kurtarmak için yapılan savaşları haklı savaşlar, buna mukabil, gerici sınıfların, kendi egemenliklerini kurmak ve zenginliklerini artırmak için başka ülke ve halklara karşı yürüttükleri savaşları ise haksız savaşlar olarak tanımlamakta; Marksist-Leninistlerin, haklı savaşları desteklemekte, devrimci ve halk kurtuluş savaşlarının gerekli olduğunu kabul etmekte, haksız savaşları da şiddetle kınamakta, önlemek için girişimlerde bulunmakta olduğunu da ekledikten sonra, savaşları doğuran sosyal ve ulusal nedenlerin, sosyalizmin bütün dünyada tam zafere ulaşmasından sonra tamamiyle ortadan kalkacağını ileri sürmektedir.

Marksçı-Leninci Felsefe Sözlüğünde Savaşı politikanın, örgütlenmiş silahlı güçler (ordu) aracılığıyla, zor araçları kullanılarak, belli ekonomik çıkarların ve politik hedeflerin kabul ettirilmesi amacıyla sürdürülen biçimi şeklinde tanımlar.

Buhr ve Kosing, müteâkıben, yine Clausewitzin doktrinine sâdık kalarak savaşın, politikanın bir devamı olduğunu ve politikanın şiddet aracılığıyla uygulanmasından başka birşey olmadığını belirttiktmekde yarar vardır.

Yâni Lenin felsefesinde haklı savaş ve haksız savaş ayrımının kriterleri, insanlığın tamâmını veya birkısmını bir ileri safhaya götürecek olan her türlü toplumsal hareket gibi, Marksist tarih tezine uygun bir şekilde, nihâî safhâsında Komünizme götürüp götürmeyeceğidir; eğer bir savaş bu kriterlere uygunsa ilerici olacağı için haklı da olacağı gibi, değilse gerici olacağından haksız bir savaş olacaktır. Nitekim, ona göre, meselâ Napoleon harplerini Fransanın verdiği devrimci savaşlar olarak nitelendiren Lenin, bu savaşların, yabancı toprakların Fransızlar tarafından yağma edilmesi ve ele geçirilmesi gibi bir unsuru da içerdiği halde, bu unsurun, ihtiyar ve köleci Avrupadaki feodalizmi ve mutlakıyeti paramparça ettiği için, bu savaşların temel tarihsel anlamını -yâni ilerici ve haklı savaşlar olma vasfını- ve kezâ, Fransa-Prusya savaşında Almanyanın açıkçası Fransayı soyduğunu ama, bu durumun, yine de, milyonlarca Almanı feodal merkeziyetçilikten ve Çar ile III. Napoleon gibi iki despotun zulmünden kurtaran bu savaşın temel tarihsel özelliğini zerre kadar değiştirmeyeceğini söylemektedir.

Clausewitz

Asker-düşünür Clausewitz Harbin felsefesini yaptığı Savaş Üzerine (Vom Kruge) isimli baş eserinin hemen ilk cildinde Savaşı siyâsî değil, askerî nokta-i nazardan ele aldığını belirterek onu düellonun esas unsurlarına dayandırmak istediğini belirtmekte37 ve Savaş hakkındaki ilk tanımlasını şöyle yapmaktadır: Savaş, çok genişletilmiş bir düellodan başka bir şey değildir. Aynı maddenin hemen ikinci paragrafında ise bu tanım şu şekle getirilir: Savaş, düşmanı irademizi kabule zorlamak için bir kuvvet kullanma eylemidir. Bunun akabinde ise kuvvet hakkında şunları söyler: Kuvvet, yâni fiziksel kuvvet (çünkü devlet ve kanun kavramının dışında moral kuvvet diye bir şey yoktur), düşmana irademizi zorla kabul ettirme amacının aracıdır. Savaş bir kuvvet kullanma eylemi olduğuna göre kuvvetin kullanılmasında bir sınır olmamalıdır: Savaş bir kuvvet kullanma eylemidir ve kuvvetin kullanılmasında hiçbir sınır yoktur; o halde taraflar birbirlerini daha fazla kuvvet kullanmaya iterler; böylece mantıkî olarak aşırılığa kaçması zorunlu bir karşılıklı etki doğar.

Ancak, Clausewitzin savaş felsefesine en büyük katkısı burada görülür: Ona göre Savaş, esas olarak bir politik eylemdir. Nitekim, aynı bölümün 11 nolu maddesinde konuya giren yazar, 23ncü ve 24ncü maddelerde Savaşın kendi başına bir anlamı olmayıp politik bir eylem ve politikanın başka araçlarla devamı olduğuna hükmetmektedir:

Hâsılı, Clausewitze göre Savaş kesinlikle kendi başına bir anlamı olmayan, ancak ve yalnız bir politika ile birlikte ve onun bir parçası olan bir eylem, bir politik eylemdir; öylesine ki, bir devlet bir başka devlet için asla kendisi için olduğu gibi harbetmez; daima kendi siyâsî menfaatini düşünür. Buradan da, hiçbir devletin, harpte müttefiklerine tam olarak güvenmeyeceği, asıl temînâtının kendi gücü olması gerektiği sonucu çok haklı bir tesbît olarak ortaya çıkmaktadır.

Ancak, Clausewitzin bu tezi, John Keegan tarafından şiddetle eleştirilmekte ve kesin bir dille reddedilmektedir. Aslında savaş, politikanın devamını sağlayan bir araç değildir diyerek kitabına başlayan ve biraz da müstehzî bir ifâdeyle, eğer Clausewitzin vardığı bu hüküm doğru olsaydı, dünyayı anlamak çok kolaylaşırdı diyen Keeganın Clausewitz doktrinine tevcîh ettiği tenkidler şu şekilde hulâsa edilebilir:

1: Savaşların tarihi, devlet, diplomasi ve strateji kavramlarından binlerce yıl eskiye dayanır. Neredeyse insanoğlu kadar yaşlıdır; savaş ve kişiliğin mantıksal amaçları erittiği, duyguların, gururun ön plana çıktığı, içgüdülerin yönetime el koyduğu, insan yüreğinin en gizli noktalarına kadar nüfuz eder.

2: Aristo, insan politik bir hayvandır demişti. Bu mantığı sürdüren Clausewitz ise politik hayvanın savaşan hayvan olduğunu söylemekle yetindi. Her ikisi de insanın düşünen hayvan olduğu ve zekasının avlanma, öldürme yeteneklerini yönettiği düşüncesini gözönüne almaya cesaret edememişti.

3: Clausewitzin yapmak istediği, savaşın ne olduğu değil, ne olması gerektiği konusunda geniş kapsamlı bir teori geliştirmektir. Bu, doğru bir tavır olamaz; savaş, meselâ ekonomi gibi teorileştirilebilen birşey değildir.

Ekonomist F. A. Hayek, Teoriler olmadan gerçeklerin sesi duyulmaz, demişti. Bu sözler ekonominin soğuk gerçekleri olabilir, ama savaşın gerçekleri asla soğuk değildir, cehennem ateşiyle yanıp tutuşurlar. Atlantayı yakan ve güney eyaletlerinin büyük bir kısmını alevler içinde bırakan General William Tecumseh Sherman en az Clausewitzin tanımları kadar ünlü olan sözleriyle açıklamıştı düşüncelerini: Savaşmaktan bıkıp usandım. Savaşın şan şerefi boş laftır... Aslında savaş cehennemdir.

4: Kültür açısından bakıldığı zaman Clausewitzin Savaş nedir? sorusuna verdiği cevap hatâlıdır, ama şaşırtıcı değildir; çünkü o, meseleyi, belli bir kültürün, Aydınlanma çağı Batısının kültürünün çerçevesinden ele almaktaydı. Aydınlanma Çağında, Alman Romantizminin çağdaşı olan Clausewitz işlevsel reformcu, olaylara katılmayı seven bir entellektüel idi ve son derece iyi çalışan bir beyne de sahipti; ama eğer fazladan bir entellektüel boyuta sahip olabilseydi, savaşın politikadan çok daha fazlasını kapsadığını görebilirdi. Savaşın aslında kültürün bir göstergesi olduğunu, çoğu zaman kültürel biçimleri saptadığını ve bazı toplumlarda kültürün ta kendisi olduğunu algılayabilirdi.

5: Keeganın eleştirisinde varmış olduğu dikkat çekici bir nokta da, Clausewitz ile Marksın farklı alanlarda olmalarına rağmen benzer fonksiyonlar îfâ ettikleridir. Ona göre, Marks, sınıf bilincinden mahrum bir topluma devrim fikrini aşılamaya çabalıyordu; buna karşılık, Clausewitzin savaş konusundaki devrimci teorisi ise, politikadan uzak kalmaya gayret eden bir topluma, savaşın politik bir hareket olduğunu öğretmeye çabalıyordu. Her ikisi de, bu gayretlerinin semeresini aldılar; Bilimsel Tarihî Kanunlar olarak nitelendirdiği kuralları (inandırıcı bir şekilde ve ısrarla -D.H.) müdâfaa eden Marks, emekçi sınıfın zaferinin yalnızca bir umut değil, kesin ve kaçınılmaz olduğuna ilericileri inandırmayı başardı. Clausewitzin teorisi ise, subayların mesleklerine bağlılıklarını ve hattâ topun ağzında durup ölmelerini yalnızca ahlâkî bir değer olmaktan çıkarıp, politik inanç statüsüne yükselterek, daha derin politik fikirlere kapılmalarına gerek olmadığını açıkladı. Bu sebeple, konu açısından her ne kadar Kapital ile Savaş Üzerine birbirinden farklı iseler de, bu açıdan, aynı cins iki kitap sayılabilir.46

6: Clausewitzin teorisine göre, savaşın amacı politik bir sonuca ulaşmaya, yapısı ise yalnızca kendisine hizmet eder. O zaman, bu mantık çerçevesinde varılacak sonuç, savaşın kendisini bir amaç olarak kabul edenlerin, politik amaçları uğruna yapısını yumuşatmaya kalkışanlardan daha başarılı olacaklarıdır. Hâlbuki, iki yüzyıl boyunca meydana gelen bunun aksini göstermiştir; Batı toplumları dünyanın en iyi teşkilâtlanmış savaş toplumları olmuşlar ve savaş politikayı belirlemiştir. Ayrıca, askerler üzerinde, din ve ideolojinin siyâsetten daha fazla müessir olduğu birçok örnek vardır. Ona göre, Clausewitz, birçok tarihî bilgiye sâhip olmadığı gibi, birçoklarını da görmezlikten gelmiştir; meselâ bunlardan birisi de, Osmanlı ordularını göz ardı etmesidir. Clausewitzi bir bakıma bilgi yetersizliği ve entellektüel zafiyetle itham ederken, kendisi de Memluklular ile Osmanlıları karıştıran ve devşirme prensibine dayalı Yeniçeriliği askerî kölelik olarak tavsîf eden Keegan, yine de doğru bir tesbitte bulunmaktadır:

Avrupanın uluslararası politikasının askeri konularında önemli bir nokta olan Osmanlı İmparatorluğunun en iyi tanınan kişileri olan Memluklular hakkında epey bilgisi olması gerekirdi. Osmanlı İmparatorluğunda askeri köle olan Yeniçerilerin varlığının Türklerin yaşamında politikadan çok, dinin önemli olduğunu işaret ettiğini, muhakkak ki, biliyordu. Osmanlı ordularını gözardı etmesi, kuramının temelinde bir çatlak oluşturuyordu.

Keeganın bu eleştirilerine birçok noktadan îtiraz edilebilir; ancak, sâdece çok mühim addettiğim iki noktaya temas etmekle yetineceğim:

1: Vâkıa savaşın tarihi çok eskidir; çünkü insan, kan döken bir varlıktır; ama, siyâsetin tarihi de eskidir: Siyâset, insanlığın doğuşu ile birlikte doğmuştur; insanlar arasındaki faaliyetlerin hiçbirisi siyâsetten bağımsız değildir.

2: Keeganın Clausewitze yönelttiği eleştiri pek de felsefî görünmüyor. Aristo haklı: İnsan, bir siyâsî hayvandır, ama Clausewitz de haklı: İnsan aynı zamanda bir savaşan hayvandır; ne var ki, bunların hiçbirisi Onun bir düşünen hayvan olduğunu cerh etmekte değildir.

Hegel: Kutsal Devlet ve Savaş

Hegelin savaş felsefesinin anlaşılması, muhakkak ki, onun felsefesinin bütünlüğü içerisinde mümkün olabilecek bir uğraştır; ancak, yine de, onun savaş felsefesini çok kısaca da olsa kavrayabilmek için birkaç cümle ile de olsa devlet felsefesine temas etmekliğimiz gerekmektedir. Hegel, Devlet felsefesini hem Tarih Felsefesi hem de Hukuk Felsefesi adlı eserlerinde geliştirmişdir

 Hegel, Kutsal Kiliseden boşalan yere en az onun kadar Devleti ikame etmekte ve bir nevi kutsal ve mistik bir devlet anlayışına varmaktadır.

Doğruluk evrensel ve sübjektif İrâdedir ve Evrensel ise Devlette bulunur; Onun kanunlarında, evrensel ve aklî düzenlemelerinde. Devlet, Arz üzerinde mevcut olduğu sürece İlâhî İdedir.

Özetleyecek olursak: 1: Devletler arası münâsebetlerde, her bağımsız devlet, kendi ferdiyetçiliğini ve mutlak bağımsızlığını korumakla mükelleftir; bu, vazgeçilemez bir haktır, bir vazîfedir; 2: Devletler birbirlerine karşı tabiî durumda bulunurlar. Her devletin en yüksek kaanunu, kendi menfâatidir. Bu sebeple, onların arasındaki münâsebetler hukukî ya da ahlakî normlarla ifâde ve tahdît edilemezler. Yâni, Ahlâk ile Milletlerarası Siyâset arasında bir ilgi yoktur; devletler sıradan ahlâkî kaanunlara tâbî kurumlar değillerdir; 3: Bunun içindir ki, devletler arasındaki siyâsî problemleri halletmek için devletlerin hükümranlık haklarına müdâhele eden, bu hakları sınırlandırmayı, paylaşmayı veya devretmeyi öngören devletlerarası ve/veya devletlerüstü siyâsî kuruluşların meşrûlaştırılması bahse mevzû edilemez; 4: Bütün bunların bir netîcesi olarak, devletlerarası münâsebetlerde Barış yoluyla çözülemeyen problemler, ancak Savaş yolu ile çözülebilir; Savaş, en son ve en kesin çözüm şeklidir. Böylece bilhassa konuyu ele aldığı Hukuk Felsefesinde Savaşın mutlak bir kötülük olarak algılanmaması gerektiğini ileri sürmekte ve Savaşı devletler arası münâsebetlerde kaçınılmaz olarak gören Hegel, böylece Savaşa meşrûiyet ve pozitif bir ahlâkî değer tanımış olmakta ve hattâ daha da ileri bir fikir serdederek Savaşın sâdece kötü olmayan değil, iyi olan birşey olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre, Barışın dumûra uğratıcı, gevşetici niteliğine karşılık, Savaş dinamizm getirmektedir:

Hegel, daha da ileri giderek, devletler arasındaki savaşların, onların sıhhatleri için gerekli olduğunu söyler

Kant: Savaş, Barış ve Ebedî Barış

Hegelin mutlak bağımsız ulus-devlet anlayışına zıt olarak bir devletler federasyonundan oluşan bir Dünya Devleti fikrini savunmakla kozmopolitan bir politik felsefeyi benimseyen Kant, savaşın tabiîliğini kabûl etmekle berâber ibrâ etmemekte ve insanlık için son safhanın bir barış hâli, birdaha bozulmayacak bir Ebedî Barış hâli olması gerektiğini, esâsen bunun da Tabiatın bir zarûreti olduğunu ileri sürmektedir.

Kant, meşhur eseri Ebedî Barışın İkinci Bölümünün girişinde Bir arada yaşayan insanlar arasında tabiî hâl bir barış hâli değil, her zaman îlân edilmiş olmasa bile her ân patlayabilecek gibi görünen bir harp hâlidir demektedir.

Savaş, Tabiatın, kendi düzenini insanların her tarafında yaşayabilecekleri şekilde kurmaları, bu hayatın onlar için hattâ eğilimlerine aykırı olarak ve herhangi bir ahlâk kanununun zoru olmaksızın boyun eğecekleri bir zarûret teşkîl etmelerini sağlamak için kullandığı tek yoldur; yâni harp bir zarûrettir ve tabiatın kendisinden gelmektedir. Yâni, Kant, harbin, Tabiatın zorunun bir mahsûlü olduğunu kabûl etmekte ve fakat onu ibrâ etmemektedir:

Harbin, hususi bir saike ihtiyacı yoktur; kökleri bizzat insan tabiatına uzanmış gibidir; hatta insanın, zafer aşkiyle, her türlü menfaatçı saikden bağımsız olarak sürüklendiği asil bir iş sayılır. Böyle olduğu içindir ki, Amerika vahşileri arasında olduğu gibi şövalyelik Avrupasında da askerî şecaat, yalnız harp sırasında değil (böylesi yerinde olurdu), fakat harbe sürüklemesiyle de çok şerefli bir haslet sayılırdı; çoğu zaman harbe, bu meziyeti ortaya koymak için girişilirdi; öyle ki, harbe bir nevi asalet atfedilirdi; hatta, bir Yunanlının harp, yok ettiğinden daha fazla kotü insan yetiştirdiği için, bir âfettir dediğini unutarak, harbi insanlığın asil bir imtiyazı olarak öven filozoflar da görülmüştür.

.Yâni Kant felsefesinde aslolan Savaş değil, Barıştır; nitekim o, yukarıda iktibas ettiğimiz bir arada yaşayan insanlar arasında tabiî hâl bir barış hâli değil, her zaman îlân edilmiş olmasa bile her ân patlayabilecek gibi görünen bir harp hâlidir derken Hobbes, Clausewitz ve Hegele yaklaşmış gibi görünse de bu cümlesinin hemen devâmında böyle olunca bir barış hâlinin kurulması gerekir diyerek tamâmiyle farklı bir yöne, milletler arasında nihâî safhada, sâdece Barışı ahlâken meşrûlaştıran bir yöne gitmektedir.

Ancak, onun savunduğu Barış, yukarıda da temas ettiğimiz üzere, bir milletler federasyonu ile gerçekleştirilecek olan ve adına Ebedî Barış dediği müstakarr bir barıştır ve bu barışı herhangi bir barıştan ayırdeden temel kriter ise, içinde gizlenmiş yeni bir harp vesîlesi bulunmayan bir barış olmasıdır. İçinde gizlenmiş yeni bir harp vesîlesi bulunan hiçbir andlaşma bir barış andlaşması sayılamaz diyen filozofa göre, gerçekten, böyle bir andlaşma, bütün düşmanlıkların sona ermesi demek olan barış değil, fakat ancak bir mütareke, bir silah bırakımı olacaktır. Böyle bir barışa ebedî sıfatını da vermek, kuşku uyandıran bir tekerlemeden başka bir şey olmaz. Bir barış andlaşması, ileride doğması muhtemel (belki o sırada taraflarca da bilinmeyen) bütün harp sebeplerini -bunlar isterse kılı kırk yararcasına arşivlerdeki tozlu belgelerden çıkarılsın- ortadan kaldırır. Tarfalardan her birinin, harp edemeyecek kadar yıpranmış olması yüzünden ileride ilk elverişli fırsatta faydalanmak üzere, iddialarını öne sürmekten şimdilik, kötü niyetle beri durması, cezvit kazüistiğine benzer bir içten pazarlıktan başka bir şey değildir.

Hegelin tam ve mutlak bağımsızlık idesine muhâlif olarak Kant, Ebedî Barış için Kozmopolitanizmi gerekli görmekte ve bir milletler federasyonu önermektedir. Bu, Federasyona katılacakların bir ve tek devlet meydana getirmeleri demek değildir; zirâ Ona göre, bir devlet, üzerinde kurulmuş olduğu toprak parçası gibi bir mülk değildir. Kendi hakkında ancak kendisinin karar verebileceği ve kimsenin emrine ve arzusuna bağlı olmayan bir insan topluluğudur; ama, mütemâdiyen gelişerek bütün dünya milletlerini kucaklayacak bir milletler devleti olmanın yolu demektir. Bunun çâresi ise, önce Avrupanın bütünleşmesidir; Avrupa bir ve bütün olmalıdır; bunun imkânları Onun tarihinde vardır. Ancak ondan sonradır ki, bu bütünleşmenin bütün beşeriyete tatbîki mümkün olabilecektir:

Nitekim eğer biz, kendilerininkinden daha eski bütün tarihleri ya da çağdaşı oldukları tarihleri tanıyan, yahut en azından onların inandırıcılığını kabul eden Grek tarihinden yola çıkarsak, sonra da Grek devletini içine sindiren Romanın siyasal yapısının düzgün ve bozuk biçimlenmeleri üzerine Greklerin etkisini izlersek ve sonra da Romanın, onu yıkan barbarlar üzerine etkisini günümüze dek izlersek; en sonunda da, bu aydınlanmış uluslar sayesinde, üzerinde bilgi edindiğimiz diğer halkların siyasal tarihini eposlar tarzında bunlara eklersek, kıtamızın siyasal anayasalarında düzenli bir ilerleme buluruz (ve kıtamız bununla belki de bütün öbür kıtalara yasalar sağlayacaktır).

Ne var ki, bütün bu iyiniyete rağmen, acaba, gerçekten de insanlar arasında hiç bozulmayacak, ebedî bir barış mümkün olabilir mi? Ebedî Barışın şartı, içinde gizlenmiş bir savaşın tohumlarını taşımayan bir barış tesîs etmek olduğuna binâen, böyle bir tasavvurun gerekçeler dünyasında teşahhus ve tecessüm etmesini bekleyebilir miyiz? Bunun tartışılması elbette apayrı bir konu teşkîl eder; ancak, bizzat Ebedî Barışın, bu güzel rüyanın teorisyeninin kendisinin dahi îtiraf ettiği üzere, insanın yapılmış olduğu bu eğri odundan dümdüz çıkacak hiçbir şey yontulamaz. Eğer buna içten inanıyorsa, bizzat Kantın kendisi dahi, en büyük özlemi olan Ebedî Barışın bir ebedî hayâl olmaya mahkûm olduğunu da kabûl etmek durumunda kalacaktır.

Savaş, Siyâset ve Avrupa Birliği

Savaş ve siyâset arasındaki münâsebetin en seçkin örneklerinden birisi, mekân yetmezliği yüzünden burada tafsîl edemeyeceğimiz Avrupa Birliğidir:

Fikrî temelleri ve arkaik kuluçka dönemi Romanın son yıllarına, beşinci asra kadar geriye giden Avrupa Birliği projesi, onyedi asırdan beri hep diri kalmış; Batının İslâm-Türk ilerlemesi ile daraldığı ve sıkıştığı dönemde hayli güçlenmiş, fakat daha sonra gerek bu tehlikenin bertaraf edilmesi ile ve gerekse de Avrupada yekdiğerinin üzerinde zora dayalı hâkimiyet tesîsine yönelen kanlı Yırtıcı Milliyetçilikler Çağının gelmesi ile zayıflamış ve nihâyet, kuvveden fiile çıkması, kendi felâhını diğerinin felâketinde arayan işbu Avrupâî milliyetçiliklerin saldırganlıklarının bir ürünü olan II. Dünya Harbi sonrasında, Avrupanın elit siyâset adamlarının, birbiri ile didişen Avrupalıların ya hep birlikte batacaklarını ya da hep birlikte ayağa kalkacaklarını vâzıhan görmeleri netîcesinde, AB literatüründe Kurucu Babalar olarak anılan elit mütefekkirlerin ısrarla gösterdikleri noktaya gelerek, istemeyerek de olsa, külliyen ve topyekûn yok olmamak için kendi bağımsızlıklarından kademelerle vazgeçmeye rızâ göstererek tam bir siyâsî birlik oluşturmaya karar vermeleri ile başlayan ve Demir ve Çelik Birliği ile kapısı açılan ekonomik süreçlerden geçerek, nihâî durağında, Avrupanın, üye devletlerin bağımsız kimliklerini zaman içerisinde eriterek, Amerika Birleşik Devletleri modelli bir federal veya konfederal siyâsî bütünleşme ile bağımsız bir devlete, Avrupa Birleşik Devletlerine dönüştürülmesi istikametinde tasarlanmış olan elitist bir siyâsî projedir.

Clausewitzin tezinin burada bir kere daha doğrulandığını görmekte olduğumuzu söyleyebiliriz: Avrupa Birliği, bir siyâsî bütünleşmedir ve savaşların hem sonucudur, hem de sebebi.

Savaş ve Barış Birbirlerini Takip eden süreçlermidir?

Yukarıda da uzun uzun anlatıldığı üzere Birbirlerini takip eden süreçler (değildir) dir.Bu sorunun Cevabımı Yok dur.Zamana göre şartlara göre değişmek dedir.

Savaşalar Çeşitli nedenlerden yapılmış olsalar da Sonucunda İnsanlar Ölmek de ve kan akmak dadır.

Savaşların ana sebepleri; Daha fazla Para,daha fazla (kadın)Daha güzel bi yaşam,Daha çok köle,Daha çok …….vs. İçin çıkmış dır.Zamanla savaşların içeriği değişmiş de olsa sonuç da savaşa girenlerin daha üstün olma istekleri ağır basmış dır.

Son dönem savaşlarda daha çok Sistem Ön plana çıkmış ise de bunun nedeni de Yine güç olmuş dur.Aslında savaş da politika’nın bir devamıdır.Farklı bir politika şeklide savaş dır.

buradan çıkan sonuca göre de savaş ve barış iç içe geçen birbirinden ayrılmayan iki etken dir.bu iki kavramı birbirinden ayrı düşünmek olanaksızdır.nitekim en uzun süren savaşa bile 100 yıl sürmüş dür ki iyi yada kötü sonunda bir barış antlaşması olmuş dur.Bu Bağlamda bakıldığı zaman her savaşın sonunda bir barış kesinlikle olduğu zannedilse bile yukarı dada yazdığım gibi sadece savaşa hazırlık aşaması olduğu görülmek dedir.

Barış yolu ile çözülemeyen proplemler (önce barışçıl yollar denenir) ancak savaş yolu ile çözülebilir. Bur da da şöyle bir problemle karşılaşmaktayız ki; Rakibin tümden ortadan kaldırılması yolunda oluşturulabileceği gibi, rakibin dönüştürülerek sisteme dahil edilmesi biçiminde de geliştirilebilir. Rakibin tümden ortadan kaldırılmasına yönelik stratejiler doğrultusunda alınan önlemler bazen karşıt idea ların ve inanç sistemlerinin giderek güçlenmesine ve baş edilmez hale gelmesine neden olabilir.(Kızıl dereliler için böyle olmamakla beraber Türkiye’nin doğu sorunu bu şekilde ele alınabilir.)

Savaşların ilk çıkış nedenlerinden birisi ise Güvenlik Kaygısından çıkdığı görülmüştür.M.Ö 3000 yıllarında Sümer site devletlerinin aralarındaki çatışma-uzlaşma ilişkisi,site devletlerinden birisinin güçlenerek diğerlerini egemenlik altına alma girişimi ve bunu yaparken de bir dış tehdidi gerekçe olarak göstermesi ilginç dir.İlk bilinen savaş ise Mısırlılarla Hititliler arasında yaşanmış dır ve ilk Barış antlaşması (M.Ö.1283 Kadeş) yapılmış dır.

Bu Örnek mukabilinde

a)varlığını yeniden tanımlayıp genişleme arzusundaki bir aktör için, diğerlerinin tümünün bir tehdit oluşturduğu ve bu tehdidin bertaraf edilmesi için ittifak sistemlerinin zorlandığı

b)Benzer güçlü aktörlerin talep ve uygulamaları değişmedikçe çatışmanın kaçınılmaz olduğu

c)Çatışmanın benzer güçlü aktörler arasında daimi bir durum değil de barış koşullarının hazırlayıcısı olduğu ve

d)Güçlü olmayan aktörlerin kendi güvenlikleri için güçlü ve rakip aktörlerden biri ile ittifak kurma yolunu seçtikleri ileri sürülebilir.

Yukarıdan da anlaşılacağı üzere; Her zaman içerisinde güçlüler ve yanında güçsüzler olacak dır.Tarih boyunca Savaşlar sürmüşdür ve sürecek dir.

Yalnız dikkat edilmesi gereken husus küreselleşme ile birlikte haberleşme araçlarının da çoğalması ile artık herkes dünyada kendine benzeyen (öteki nin çokta farklı olmadığını) algılamaya başlamış dır.Bu bağlamda öteki benden çok da farklı olmadığına göre savaşmanın pekte anlamlı olmadığı savına bizi götürmek dedir.Düşüncem odur ki dünya yavaş yavaş önceki deneyimlerinden ders alacak ve kalıcı bir barışa doğru yönelcekdir.(Burada silah üreticilerinin de zamanla başka enstürümanlar üreteceği dileği ile)

Zaten bütün dünyanın üretilen malları kullanması ve satın almaları gerektiği üzerine kurulan kapitalist sistemde bunu gerektirmek dedir. Dünyada ki bütün insanlara televizyon,bulaşık makinesi,bilgisayar …..vs satılabilmesi için onların da bunları alım güçlerinin olması gerekmektedir.Üretim araçlarının da giderek insandan robotlara doğu kaydığı ve işçi sınıfının da zamanla kaybolacağı ve üretim araçlarını ellerinde bulunduranların diğer insanları sadece hizmet sektöründe çalışacaklarını düşünürsek bu insanlarında üretilen malları almaları için daha çok kazanmaları gerekmektedir.

Sonuç olarak dünyanın zamanla barışa yaklaştığına inanıyorum.

Bibliyografya

Kitaplar

Ahmet Taner Kışlalı, Siyaset Bilimi, 6. Baskı, İmge Yayınları, İstanbul, Kasım 1997

Anthony Giddens, Sosyoloji, Yayına hazırlayanlar: Hüseyin Özel, Cemal Güzel, Ayraç Yayınevi, Ankara, 2000 [Eserin orijinal ismi: Sociology]

Aristotle, Nichomachean Ethics, Translated by W. D. Ross, Batoche Books, Kitchener, 1999

Carl von Clausewitz, Savaş Üzerine [Vom Kruge], Çeviren: H. Fahri Çeliker, Özne Yayınları, İstanbul, 1999

David Thomson, Siyasi Düşünce Tarihi, Çeviri: Ali Yaşar Aydoğan, Hüseyin Yılmaz, İzzet Akyol, Mehmet Demirhan, Cengiz Şişman, Hasan T. Kösebalaban, Kenan Çayır, M. Süreyya Er, Süleyman Kor, Şûle Yayınları, İstanbul, Eylül 2000

G. W. Hegel, The Philosophy of History, With Prefaces by Charles Hegel and the Translator, J. Sibree, M.A., Kitchener, 2001, Batoche Books, 52 Eby Street South, Kitchener, Ontario, N2G 3L1, Canada, Int. Add.: [http://socserv.mcmaster.ca/econ/ugcm/3ll3/hegel/history.pdf], Date of Retr.: 02.03.2002

G.W.F. Hegel, Philosophy of Right, Translated by S.W Dyde, Kitchener 2001, Batoche Books Limited, 52 Eby Street South, Kitchener, Ontario, N2G 3L1, Canada

G. W. Hegel, Seçilmiş Parçalar, Çeviren: Nejat Bozkurt, Remzi Kitabevi, İstanbul 1986

Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi [Le Conrat Social], Çeviren: Vedat Günyol, Adam Yayınları, Dördüncü Basım, İstanbul, 1974

John Keegan, Savaş Sanatı Tarihi [A History of Warfare], Çeviren: Füsün Doruker, Bilgin Yayıncılık A.Ş, İstanbul, 1995

John Locke, Two Treatises of Government, from The Works of John Locke. A New Edition, Corrected. In Ten Volumes. Vol. V. London: Printed for Thomas Tegg; W. Sharpe and Son; G. Offor; G. and J. Robinson; J. Evans and Co.: Also R. Griffin and Co. Glasgow; and J. Gumming, Dublin. 1823, Prepared by Rod Hay for the McMaster University Archive of the History of EconomicThought.

Immanuel Kant, Ebedî Barış Üzerine Felsefî Bir Deneme [Zum Ewigen Frieden, Ein Philosophishcer Entwurf, 1795], Çevirenler: Dr. Yavuz Abadan, Seha L. Meray, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Profesörlerinden, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, No: 113-95, Dış Münasebetler Enstitüsü Yayınları, No: 14. Ankara, 1960

Kay Lawson, The Human Polity-An Introduction to Political Science, Third Edition, Houghton Mifflin Company, USA, 1993, Library of Congress Catalog Card Number: 92-72 380, ISBN: 0-395-48946-6

Saint Augustin, The City of God Against The Pagans [De Civitate Dei Contra Paganos], With an English Translation by William M. Green, Edited by E. H. Warmington, The Loeb Classical Library, London: William Heinemann Ltd, Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, MCMLXXII (1922)

Thomas Augustinus, Summa Theologica, Home: New Advent: [http://www.newadvent.org/summa/], 17.08.2003

Thomas Hobbes, Leviathan veya Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Kudreti [Leviathan or the Matter, Forme, & Power of a Common-wealth Ecclesiasticall], Çeviren: Semih Lim, Yapı Kredi Yayınları, Klasik Yapıtlar Dizisi, 2nci Baskı, İstanbul, Kasım 1995

Tom Bottomore, Siyaset Sosyolojisi, Çeviren: Erol Mutlu, Teori Yayınları Verso A.Ş, Ankara, Kasım 1987

Viladimir İliç Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Çeviren: N. Solukçu, Sol Yayınları, 3. Baskı, Ankara, 1976

 

Makaleler

Andrew N. Carpenter, Perpetual Peace or Endless War? Hegels Ethical Defense of War, Antioch College, Int. Adress: [http://college.antioch.edu/-~andrewc/home/Vitae/body_cpp_presentation.html], Date of Retr.: 27.07.2003

Christian P. Scherrer. Contemporary Violent Conflict World: Wide-Types, Index, Cases and Trends, Int. Add.: [http://www.intl.hiroshima-cu.ac.jp/~hyoshida/2003/2003-1/scherrer1.pdf], Date of Retr.: 08.08.2003

David Sulliven, Hegel-Hegel on War and International Order, Contemporary Political Studies,1996, pp.433-440, Int. Address.: [http://www.psa.ac.uk/cps/1996/sull.pdf], Date of Retr.: 02.08.2003

David Wollenburg, Is There a God-Pleasing Purpose to War?: An Introduction to Just War Concepts, Concordia Journal, Volume 29, January 2003, Number 1, pp.65-69

Durmuş Hocaoğlu, Avrupa Birliği, Türkiye ve Türkler Üzerine Bir Yazı Mozayiki, 2023, Sayı: 26, 15 Haziran 2003, Ankara, s.7

Gabriel L. Negretto, Kant and the Illusion of Collective Security, Journal of International Affairs, Winter 1993, Volume: 46, No: 2, pp.501-523

Immanuel Kant, Dünya Yurttaşlığı Amacına Yönelik Genel Bir Tarih Düşüncesi (1784), Çeviren: Uluğ Nutku, Yazko Felsefe Yazıları, 4. Kitap, İstanbul, 1982, s.117-129

Larry D. New, Clausewitzs Theory: On War and Its Application Today, Airpower Journal, Fall 1996, Volume 10, Issue: 3, ISSN: 0897-0823, p.78

Laurie Calhoun, Just war? Moral soldiers?, Independent Review, Winter2000, Vol. 4 Issue 3, p.325 v.dv

Laurie Calhoun, Legitimate Authority and Just War in the Modern World, Peace & Change, Jan2002, Vol. 27 Issue 1, p37, 26p, ISSN: 0149-0508, pp.37-58

M. Tevfik Gülsoy, John Lockeun Siyaset Teorisinin Temel Kavramları ve Yasama Gücü, [http://www.jura.uni-sb.de/turkish/TGuelsoy1.html], 14.08.2003

Mister Thorne, Atheists in Foxholes, Christians in Uniforms, Humanist, May/Jun2003, Vol. 63 Issue 3, p.19

R. Brian Ferguson, The Birth of War, Natural History, Jul/Aug2003, Vol. 112 Issue 6, pp.28-35

Robert Streiffer, On Hobbes Argument that the State of Nature is a State of War, [http://philosophy.wisc.edu/streiffer/PapersFolder/StateofNature.pdf]

S. J. John Langan, The Elements of St. Augustines Just War Theory, Journal of Religious Ethics, Volume: 12, Issue: 1, Spring 1984

 

Ansiklopedi Maddeleri

Alex Moseley, Ph.D, The Philosophy of War, The Internet Encyclopedia of Philosophy, Int. Address: [http://www.utm.edu/research/iep/w/war.htm], 03.08.2003

Alex Moseley, Ph.D, Just War Theory, The Internet Encyclopedia of Philosophy, Int. Address: [http://www.utm.edu/research/iep/j/justwar.htm], Date of Retr.: 15.08.2003

Brian D. Oriend, War, Stanford Encyclopedia of Philosophy, Copyright © 2000, 2002, First published: February 4, 2000, Content last modified: May 2, 2002, Adress: [http://www.seop.leeds.ac.uk/archives/win2002/entries/war/], Date: 08.08.2003

Charles Macksey, War, Transcribed by Thomas M. Barrett, Dedicated to the cause of World Peace, The Catholic Encyclopedia, Volume XV, Copyright © 1912 by Robert Appleton Company, Online Edition Copyright © 2003 by Kevin Knight, Nihil Obstat, October 1, 1912. Remy Lafort, S.T.D, Censor, Imprimatur. +John Cardinal Farley, Archbishop of New York

W. P. Paterson, War, Encyclopaedia of Religion and Ethics, Printed In Great Britain by Morrison and Gibb Limited for T. & T. Clark, Edinburg, New York: Charles Scribners Sons, Third Impression, 1953, Volume: 12, p.675

T. K. Cheyne, M.A, Dd and J. Sutherland Black, War, Encyclopaedia Biblica: A Critical Dictionary of the Literary, Political and Religious History, the Archaeology, Geography, and Natural History of the Bible, New York: Macmillan; London: Adam and Charles Black, 1899-1903, by The Rev. T. K. Cheyne, M.A, Dd and J. Sutherland Black, M.A. LL.D, Volume 4: Q-Z, Column: 5261-5270

 

Anonim Ansiklopedi Maddeleri

Savaş, Axis 2000, Büyük Ansiklopedi, Doğan Kitapçılık, İstanbul, 1999, C: 10, s.294

Savaş, AnaBritannica, Ana Yayıncılık A.Ş, İstanbul 1986-1992, C: 19, s.126

 

Sözlükler

Voltaire, Felsefe Sözlüğü, C: I, II, Çev: Lütfü Ay, İnkılap ve Aka Kitabevleri Koll. Şti, İstanbul, 1977

Marksist-Leninist Politika ve Ekonomi Politik Sözlüğü, 2 Cilt, Çeviren: Nadir Savaşçı, Bulgaristanda bir heyet tarafından yazılmıştır, Yeni Dünya Yayınları, İstanbul, 1978

Manfred Buhr, Alfred Kosing, Marksçı-Leninci Felsefe Sözlüğü, Çeviren: Veysel Atayman, KonukYayınları, Genel Sıra No: 59, Sosyalizm Kitaplığı, Büyük Boy: l, Birinci Baskı: Nisan 1976 İkinci Baskı: Kasım 1978, Orijinal Adı: Kleines Wörterbuch der Marxistisch-Leninistichen Philosophie

Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, Çevirenler: Osman Akınhay, Derya Kömürcü, Bilim ve Sanat yayınları, Ankara, 1999

 

 


<< Geri

melekler kahvesi on Facebook
DUYURULAR

http://www.oxfordhousecollege.com.tr/

 Üyelerimize 1 haftalık ücretsiz eğtim vermekdeler.

http://www.cennetfilm.com/

 
ÇALIŞANLARIMIZ

ANKET

REKLAM
 
 

Adres : Ayhanışık sk. No:36 Beyoğlu/İstanbul/TURKEY Tel:+90 (0212)2513101 Fax:+90 (0212)2515574 E-posta:leventunalan@hotmail.com
©2001 Melekler Kahvesi cafe dezanj PARLEVENT LTD.